Pazartesi, Mart 14, 2016 By: İkra Ela

Hıdırellez,Hıdırellezin anlamı,Hızır aramızda mı?,Nişan yüzükleri ve kırmızı bağın anlamı nedir?




Yürek yangını nedir bilir miyiz? Biliriz değil mi ona uğramayan biri var mı ki?
Hümeze Lümeze yak yak odun at!Sıra sıra diz odunları,yazdan hazırla,ne kadar kin biriktirirsen o kadar lazım kışta. Ardiyen var içinde,kes köklerinden selvileri bölük bölük bölükle,ne dal kalsın ne budak,gazelleri de topla ,sakla ekmek pişirirsin güzde ,kış gelince kar basınca bir kuru dal bulamaz yakamazsın fırının ateşini…
Bir fırının var besbelli, ne kadar odun biriktirdin ki? Odunun kadar pişecek ekmekler, ununa tuzun var mı ki?
Bir fırının var besbelli, pişirmek mi istersin içindekini?
Buğday,un,tuz,su,gazel,dal,çırpı,odun,ateş,köz,kül,kab,is…
Kabın var besbelli bir yerde yaktığın ateş,közün ve küllerin…
Bir yerde pişirdiklerin…
Ham çıkarma emi!’’ekmek pişti mi?’’
‘’Pişmedi’’
Yak yak sen ateşi!
Pişmedikçe yak,yemedikçe yak,bulmadıkça yak,verilmeyince yak,Yandı diye yak,pişmedi diye yak…yak yak köz içinde…!
Yaktı diye yak,kızdı diye yak,kınadı diye yak…yak yak ne varsa yak?Yok diye yak,çok diye yak,az diye yak,kış diye yak,yaz diye yak gazeli!Kezzap ile yak,dök yüzüne,yak yüzünü,yak özünü,senin olmadı diye…
Gaz dök üzerine,çak çak çakmağı yak,çırayı yak…çırayı yaktın diye gününü mü doğdu?
Pire için yorganı yak,gözünde çapak var diye gözünü yak yak yak!
Yoksa bir közün bir gazel bir çırpı,bir odun,bir kıvılcım yeter.Bir çakmak bir taş,bir odun bir hararet yeter.
Göz koydun değil mi o garibanın ahşap evine?kundakla,yak emi!Evsiz barksız kalırmış ne olur ki?Yak yak bir közde onun içine koy.Bir çocuğu vardır belki,o yangının alevi sönmeyecek içinde…ya köz edecek ya öz edecek içinde…
Yak yak yandıkça bir gazel yak!
Yüreği yanan bir gazel yakar yaktığının yangını köz olur yüreklerde…
Hadi kur divanını,çök üstüne yak bir gazel,feryadın göklere yükselir belki…
Meclisini kur, topla bütün gazelleri,yüreğine yangın düşmüş erleri…
Yakmış bir yangın köyün birini,okumayı yazmayı öğrenmek için düşerlermiş karlı yollara bir kilometre…tohumları varmış besbelli,okumalı kelimeleri,okudukça çözülmeli…
Kardeşi varmış can ciğer,bez bebeği sallarmış ellerin de.Ne de güzel yumak yumak elleri..
Soğukta donmasınlar emi!
Dam boyu karların suyunu içer olmuşlar.Kırk derin güne kırk aş tarhana zamanı.
Komşu komşunun yolu seçilmez olmuş,ihtiyar dede iyice solmuş,nene de otura otura çona olmuş.
Sıra sıra derin kışta atılan hoş sohbet odunlar bitmiş,kalmış geriye gazeller,bir kaç çalı çırpı…
Yakmalı yakmalı şimdi ağıt yakmalı… divan sofrasında gazel olmalı…
Kardeşiiim,kardeşim! Yumak yumak elleri, buz tutmuş,yüzü kül rengi,hangi yangın kül etti seni?
Çığ çığ çığlıııık…Kardeşiiiim!
Bu yangın söner mi?Anam hadi bir gazel yak!Yak yak yak derinden olsun.
Dede ,nene sen de yak içli gazeli?
Ah yakmalı bu dünyayı yakmalı!
Kör olan gözleri yakmalı mı?
Yok be kardeşim hadi bir sakinleş,hararetini söndür!
Odun attıkça yanarsın,yandıkça kendinden geçersin,ne olup bittiğini anlamadan bu dünyadan göçersin.
Hadi bir sakinleş!Komşuları odun atmayın sobaya,çabuk ısınır o daha çok genç,bak bilmezde yakar, yeni yeni sabileri.Yakın biraz gazel,derleyin,toplayın sabilere öğüt olur emi!
Kör de etmeyin sobayı,’Yok bu kervan böyle gider’’ demeyin,Kör olur da başını döşekten kaldıramaz.Küllerini savuracak bir rüzgarda bulamaz.
Közü kalsın içinde kalsın ki pişmeyi ,pişirmeyi öğretsin,Ekmek pişirsin,ekmek dağıtsın,fırın kursun,üşümesin bebekler,aç kalmasınlar,donmasınlar,uyumasın,uyuşmasınlar...uyuşturucular aramasınlar...
Elbette bir yangın onlara bir yerde değecek,yangın olmayınca köz olmuyor ki!Marifet yangını söndürmek içinde,dışında.
Göz kör olmadıkça köz ekmek pişirecek,tohum bulununca,harman yapılınca,un öğütülünce,tuz basılınca su katılınca bir hamur olacak…hamura da her zaman bir köz gerekecek.
Ekmek pişti mi?
Pişmedi?
Yak yak o zaman ateşi!
Bak köz düştü havaya gördün mü?"Cemre imiş." dediler.
"Bir hafta sonra da suya düşer ."dediler…
Öyle harladın ki ateşi bak harekete geçti yaktıkça yakacak şimdi,kalmayacak ormanda hiç bir tilki…uykuda uyurken yakalanır masum kaplumbağalar,ne oluyor demeden çıtır çıtır yanarlar.
Üçüncü ateş toprağa düştü gördün mü?Ne varsa yakıp yıkıyor şimdi.
Ah o yılanlar bildin mi?Dilleri ile yakanlar,boğanlar,orman yandığında hiçbir yere kaçamazlar.Çıtır çıtır ızgara uzun bacaklı kuşlara…
Hümeze Lümeze yaktığın kadar yanacaksın bildin mi?Hadi kalkan et kendine zenginliğini,atikliğini,hızlıca akıp gittiğini…bu dünyada Nur kazanmayan ahrette Nursuz kalacak bildin mi?
Komşu komşu hu…!
Oğlun geldi mi?
Ne getirdi?
İnci boncuk.
Kime kime?
Sana bana.
Daha kime?
Kara kediye.
Kara kedi ne oldu?
Ağaca çıktı.
Ağaç ne oldu?
Balta kesti.
Balta ne oldu?
Suya düştü.
Su ne oldu?
İnek içti.
İnek ne oldu?
Dağa kaçtı.
Dağ ne oldu?
Yan dı bit ti kül ol du ah benim dedemin köse sakalı!Gıdı gıdı gıdı…
Oynarız çocuklarımız ile bu oyunu,oynarken bilmeyiz ne der diye.Gıdıklarız çocuğumuzu o güler biz güleriz halimize.Bilmeyiz ki köse dedenin söylemesi yetmemiş…
Kül olurmuş yangın olunca yapılan, edilen,kazanılan,getirilen…Hakikat ağacına çıkmış iki yüzlüler,birliği bozup çokluğa döndürmüşler,işi olduğu gibi değil yüzünden göstermişler,olanı saklamışlar,dalını budağını kırmışlar.Budadıkça budamışlar,süsleyerek üzerini örtmüşler.Ağacı kökünden ağacın odunundan yaptıkları balta ile kesmişler.
Ağaç kesilince kök yerde kalmış,kökü sökülsün diye uğraşırlar.
Tırtıllar hep var olacaklar o hakikat ağacını da hep onlar bulacaklar.Kök en derinde kalmış olsa dahi.İbrahim yürekler bulacak işte o temeli.Kök kaybolsa tohum hep yüreklerde,onu yüreği yanık içinde közü ile özünü bulanlar bulur.
Neyse ağaç kesildi.Ağaç susuz kaldı,özsüz kaldı.Kökü olmayınca soldu sarardı.Hakikat ağacından yapılan balta suya düştü.Hakikatin bir dalı bir güç ile suya düştü.O sudan kimler faydalandı.Doymak bilmeyenler.
Kıtlık gelince bir dağ aradı,kaçtı.Dağ ne oldu yandı bitti kül oldu?
Köse sakal dedem söylemişti işte;insanoğlu oynamayı pek sever,bari ilk oyunundan aklında kalsın diye!
Dağ kadar kârın olsa şiddetli bir rüzgara dayanmaz.Kar’ın erir,külün savrulur.
‘’Rabblerini inkâr edenlerin durumu tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte asıl uzak sapıklık budur.’İbrahim suresi 18 ayet
Köz mü gerekir dünya ya kül mü?
Köz ile mi canlanır dünya kül ile mi?
Kül mü dersin ey canlar?
Köz olmadan kül olur mu ki?
Dünyanın derdi ne ola ki?
Közü içinde bir nâr patlar bazen alev alev,lav lav akar.
Can olmak isteyene koca bir analığımı var?
Sarıp bağrına basmak isteyen,açmak isteyen her cana imkan…
Ona koca bir Merhamet mi verilmiş can olmak isteyene
Bir taşa zerre kadar merhamet verilse çatlar sular akar göz pınarlarından.
Bir taşa zerre kadar merhamet verilse,bir köz düşer içine yanar toprak olur.
Közünü toprak etmeyen odun attıkça tutuşturur.Tutuştukça yangını büyütür.Büyüttükçe patlar.Lav olan yangınlar toprağı taşa çevirir.
Öyle taşlar vardır ki bilirsin değil mi?Allah’ı bilince haşyetten toprak olma aşkına düşer,yerlerde yuvarlar kendini.Yüreğinde ki közü körüklemeden,etrafa yayıp yangını büyütmeyen közü ile dirilince kalbi bu aşk için düşer yollara,çoşkusu zirvede kendi toprak olma aşkında,duygusu su olur coşkusuyla akar bulmak için deryayı…
‘’sonra bunun arkasından kalbleriniz katılaştı, şimdi onlar taşlar gibi hattâ daha duygusuz, çünkü taşların öylesi var ki içinde nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi var ki Allah'ın haşyetinden yerlerde yuvarlanıyor, sizler ise neler yapıyorsunuz Allah gafil değil’’

‘’Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.’’
                                              Bakara suresi 74.75.ayet

Közü ile özüne kavuşan,sular kaynatır pınar başında.Pınarı bulan hakikat ağacını bulur.

Hakikat ağacının meyvesini yiyeceğim,oynayacağım ,kinimi de yavaş yavaş kıvılcım yapacağım diyenler,hakikat ağacının dalını kesip odun edenler işte o doymak bilmeyenler bile bile tahrif edenler.Hakikati bildiği halde çıkarına ters düşüyor diye hakikati örtenler,yak yak topla,topla biriktir,biriktir,o kar erir ,Rabbin estirdi mi bir rüzgar...
Biride vardır ki ne suyu var ne bağı öyle mi duygusuz ki duygusuz,öylemi hakikatsiz ki hakikatsiz.
Taş mı taş,duygusuz mu duygusuz yanın da çocuk öldürülse,"bizden değildi." der,"Onun bunun." der,"bir tanede eksik olsun "der."Bu dünyada insan çok ."der,"Bu dünya daha bize yetmiyor.." der der der…
Nerede çıkarı varsa orada gezer,o kılığa girer,onun şarkısını söyler,onu besteler,onu yazar.Karun iflas etti mi Hâmâna döner,Firavuna:''Sen ne hakikatlisin.'' der,kim güçlenirse onun yoluna girer,fırıl fırıl döner,pervane olur her yanan ışığa.Hak ışığının olduğu yeri görse,orada biraz imtiyaz hissetse hemen o kılığa girer.
Hümeze Lümeze taşır odununu cehennemine,Nursuz kaldığında susuz olduğunu bilecek.Taş idim toprak olaydım diyecek.Ah o zaman bir köz düşecek ,düşecek ki ta göğüslerin üzerinde,öyle bir suyu olacak ki duyguSU bağırsaklarını delecek…
Bağrına yangın düşenin bağırsaklarının,midesinin burada ki yangınını inkar eden var mı?Ya ahrette Nursuz kalmak!!!
Acıdan her taş olmuş bağra bir su bir de bağ gerek.O su bir köz ile yükselir.Köz olmadan buz erir mi?
Köz olmadan hava değişir mi?
''Off haberler haberler kasvet,cinayet...yeter ya bizim içimiz dışımız köz zaten,şu radyonun frekansını değiştir?Sıkıldım?Yeter?Aman boş ver biz havamıza bakalım,hakketmiş o da oralarda gezmeseydi!
Tabi saldırırlar çıplak gezince.İşte gördün mü başını örtmüş ne yapıyor?Ya bunlara kiprit çakıp yakmalı,taş taş üstüne,başına...O dağın başında oturmasaydı,çölde ne işi var,denize niye daldı?Say say odun at,yak ya!Sen den değil nasıl olsa,senin ailenden de değil,yaşamasa da ne olur ki,uyuşsa ne olur ki,aman zaten ölü gibiler ki,uyuştur uyuştur emi?Söyle söyle sarhoş et emi?''
Ya seninde yüreğine o köz isabet ederse.Yakarsın değil mi dünyayı,ya dilinle,ya elinle?Yak yak yak büyüt ateşi!Ateş büyükse acısı da büyür,ateş büyüdükçe yayılır,ateş harlandıkça çoğalır,göz yaş göz yaş üstüne....sular yükselir,göz ağlar gök ağlar bak gözlerine,,,yüreğine..gökYÜZÜNE.Yüzüne yüz yüzüne bak gözlerine Nur var mı?Kararmış mı?
Sana hiç kimse kapı eşiğinde durma demedi mi ki?Ya içeri gir ya dışarı!
Cereyan vardır orada,yüzün yere değer,çarpılırsın,elin ayağın tutmaz olur sonra.
Nur'un kapısında eşikte durma, hadi bağların bağına varacaksın korkma!
Önce havanı değiştir.Kasvetten sıkıldın fakat oyun havası da isteme.Oynarsın oynarsın herkes evine dağılınca yine közün ile kalırsın.O havalar geçicidir.Eşikten geçmek istiyorsan oyunlarla oyalanma!
Taşına pınar ve bağ istiyorsan havan bahar havası olsun.Pınarın kaynasında suyun olsun,güller açan bağın olsun.Bülbüller konarsa dinle onu...
Ya aşıklardır,bağlar bağını bulup türkü söyleyen,ya aşkına kavuşamamış diye eşikte oturan sevdalılar.Her gazel bir ağacın göz yaşı,aşkı pınarından akan damla...neye dalmış iseler onun gazeli,ahenkli ahenkli, kimi beş çizgili kimi on beş çizgili...Hangi ağaçtan beslenmişse ona göre şekillenmiş,kimi meyvesini direk yemiş,kimi suyunu çıkarıp özünü göstermiş,kimi özünü bekletmiş de içmiş,sarhoş olur da süsler söylediğini...
Bülbüller söylesin sözün pınarı olan akar elbette...ondan bir avuç içen ona doymaz elbette...deryayı bulmak için yola düşer öylece...
Yüreğinde ki közü öz eden erler toplanınca divan başına yakarlar bir gazel  ekmek pişsin diye.
Ekmek pişti mi?
Pişmedi?
E hadi kala kala bir gazel kaldı elimizde?Söyle!
Gazel yangını nedir bilir misin?
Sacda gazel ile ekmek pişirdiysen bilirsin...Güzde bağın gazellerini süpürüp yakınca bilirsin.Hadi bağını süpürmeni anlarız da ekmeği niye gazelle pişirirsin.E! "Odunu kışa saklarım ya da hiç odunum yok ki?"
Sözün ya tohumdur çatlayınca kök salan,ya odun gibi olur ya gazel gibi...
Gazelin nemli ise zor tutuşur,ekmeğin kokusunu yok edecek isi olur.İs dağılır ta öteki mahalleye ulaşır...
Gözü yakar ta yüreğe vurur derinden...O dert üzerine sinen ya dert ile dertlenir ya da o derdi umursamaz gider.
Gazel dertten yakılır,derdi olmayan gazel yakmaz ki!
Gazelin ateşi yufka ekmek pişirir,ince ve naiftir.Suyu içinde ise yumuşak,susuz kaldı mı kırılgandır.Kuru iken dayanıklıdır.Kapalı kaldı mı nem içinde paslanır.
İşte o bağlarda bahçelerde gazeller kış geldi mi kendi özüne çekilirler,ince yürekler,baharı umut ederler.
Bahçe sahipleri gazeller çürümeden kül olsunlar diye kış gelmeden yakarlar.Çürüyerek toprak olmak var,kül olarak toprak olmak var,kül olup rüzgar ile dağılmak var,yanarken ekmek yapmak var.

İnce ince yanıklar başlamış ise,derin derin sızılar düşmüş ise,kala kala elde bir gazel kalmış ise...
Gazeller yakılmaya başladığı anlar gelmiş demektir,işte o duman vakti!!!
İşte o geldi mi,göz kör olur görmez bir birini, çocukları nenelere dedelere döndüren günler gelir bildin mi?
İşte o günün gazelleri yakılmakta Hanzala dönsene beri,küstün mü bize,Özgecan kim kaptı seni...
Bağların viran olmuş susuz kalmış yetimler.Timsahlar bekler bir Özgecanı...Yasin,Berke hangi yangın yaktı sizi?
Gazel yanıyor gazel,dumanı gözlerimizde is olmuş akıyor ağzımız burnumuz,gözümüz,göz gözü görmez olmuş her can kendi derdinde.Son saat mi ne?
Hadi son saatse de biz bilmeyiz onu.Sen hadi bul tohumunu ,ek onu son saatin olduğunu bilsen de.Vaktin akşam olsa da,sûr üflense de yatsıya uyanacaksın bak yeni bir bağa!
''E! ne yapayım? ''deme içimde ki köz alevlenmek istemede,
Közünün yaktığı cinnetin yakar ateşi...yandıkça büyür büyüdükçe yayılır yayıldıkça göz yaş olan,suları yükselten,çoşturan...
Sen hadi oyalanma  yangınını söndür merhamet ile toprağa düşür közünü,bir tohum bulacaksın bak yerde bulduğun hakikat tohumlarını pişiresin diye közün kalsın içinde.
E hadi közünü külle bak dünyaya içi köz dışı kül,külünden olur her meyve...
Üç cemreyi  biliyorsun:
Önce dilinde sonra kalbinde sonra işinde!
Önce havanda,sonra suyunda,sonra aşında!
Cemre köz,kor!
Közüne odun attıkça yanar,yaktıkça cinnetin seni ve etrafını yakar...yandıkça büyür büyüdükçe yayılır yayıldıkça göz yaş olan,suları yükselten,çoşturan...!!!

Aşını pişirmek için çok da eski değil ya!Şahitlerinden yaşayan var hala:''Bir kibrit için bir karı boşanırdı eskiden,közümüz olmayınca komşudan isterdik kürek ile''derlerdi.Derin kışlar bitip kırlangıçlar yurtlarına gelince ateş sadakası verilirdi."Sağsalim közümüzü yangın etmeden atlattık." diye,"Kimsenin yanmasına sebep olmadık "diye,"Közümüzü bizi ısıtan,aşımızı pişirdiğimiz,kahvemizi demlediğimiz nimete çevirdik.Közümüz ile demlendik,kuzularımızı büyüttük." hali idi bu...Köz çok kıymetliydi yani,,yangın olsun diye değil can olsun diye...

Hani var, atalarında ateş üzerinden atlayan.O ateşi bilirsin ,şahit olmuştur sun bir yerlerde?Şimdilerde gelenek ve eğlence diye bilinen.Anlamı unutulan !İşte o ateş "Kirlerimi,kinlerimi sana atıyorum seninle unutuyorum,onları kül edip canımı temizliyorum" demek bildin mi?Zaman ile unutulur yapılanların manası,sembol eğlenceye döner,ya da anlamsız bulunur atılır çöpe gazeller gibi...ve ya "anamın atamın işi diye anlamını sorgulamadan söndürmez ateşi..."Ya da aşını pişirecek közünü ekmek pişirmek isteyen kimseye vermez...

Sen ateşe atarken kinlerini,dağlarken yaranı,''bana közümü elmas edecek Nur gerek'' dersin.

  Bir zamanlar bilinen gerçekler unutulmasın diye semboller ile de anılır.Bir huzurlu zaman geçer,bu huzurlu zaman içinde gevşemeler olur,gevşemeler olunca güzel ahlak,iyilikte,doğrulukta azimde aşınmalar,bozulmalar olur,yeniden eskiye dönüşler olur,dalga dalga gelgitler olur,şımarınca,şaşırınca şamar şamar üstüne olur.

’’ İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.’’
                          MAİDE suresi.13.ayet



Kök bilgiler,özler unutulur,öz unutulunca birlik bozulur.Kelimenin kökü atılınca kelimede anlam kalır mı ki?Kelimeler dilden dile,halden hale zaman ile bozulur.Bozulunca öz hatırlanamaz olur.Gövde,dal,gazel ile bağ kurulmaya çalışılır.Kopmuş dallar birbirine uydurulmaya çalışılır,gövde olmadan dal yerini bulur mu ki hiç?
Kökü olmayanın suyu olur mu ki?Suyu olmayanın bağı olur mu ki?

''Bir adamın köküne bakacaksın'' derlerdi,nasıl bir huyu olduğunu anlamak için.Ne yazık ki o kökü de anlayamadık en fazla iki göbek ötede ki ailesinin nasıl bir hal ile yaşadığına baktık.O hakikat kökünden kopmuş mu bakmadık,hakikat kökünü taşıyanda önce Hak olur,adalet olur,merhamet olur ,insani olan öğeler büsbütün üzerinde olur.Köklü olmayı çok uzun bir aile serüveninden gelme zannettik birde bol verimli cinsinden...

Tek bir insan dahi kalsa yeryüzünde o hakikatten besleniyorsa köklü bilgilere kavuşur.milyarlarca insan olsa köksüz bilgilerden beslense o bütünü göremez,bütünü göremeyince parçalarla uğraşır uğraşır durur,birbirine yamamaya çalışır fakat bir türlü puzzl tamamlanamaz.Parçalar ile uğraşmaktan ot gibi bilgiler değersiz görülür,saman çöpü gibi küçük sözlerden yangın büyütülür.


Değer verilmeyen,kelimeler,sözler ve olaylar işte bunlar saman çöpü gibi görülür.Saman, saman olmadan öncede onun değerini çobanlar bilir.Sığırlar yer fakat yediğinin değerini ve önemini anlayarak yemez sadece doyma güdüsüne uygun akıl üretemediği  fıtratı vardır.Koyunları yetiştirmek isteyen o otun, koyunu için bir hazine olduğunu bilir.Kış içinde o hazinenin bir kısmını biriktirir.Kuzu  kışın o hazineden,baharda yazda seçerek toprağa yakın yerinden beslenerek süt ırmağına kavuşacak olgunluğa erişir.

Sütü nasıl türeteceğini ise çözemez.Çözmesi için kök hak bilgiler ona gerek.Kendinde ki o basit gibi görünen kök bilgi ile hak kök bilgilerin izini sürer. O kök bilgiler çiy tanesi gibi bir mayadır.Bir yaprağa düşünce yumurtasından çıkar,bıdı bıdı gezer,her boğumu açar,bir dala tutunur,ipeği örer,koza olunca nakış nakış bezediği iki kanada kavuşur,dar kapıdan geçer.Özleri bulmak için yeniden yeniden uçar.Ömrü  bir günlük olsa bile...

İşte o çiy taneleri saman çöpü gibi görünen heceler, kelimeler ,haller ile her yanık yüreğe değer.İşte o yürekler ki yurdun iyisi gibidir.Oraya yağmur düşmediği zamanlarda dahi çiy düşer.O yürekler ki buğuludur.O yürekler ki kendinden çok yanındakinin başına gelene,ona söylenen basit gibi görünen o  çirkin,alaylı,dolaylı hecelere,eklere,sözlere dahi içi burkulur.Her burkulma bir çiy tanesi düşürür yüreğine.bir yaprak arar,bir maya atar,bir heyecana gelir,arar hak yolu...doğruluk yolu...maya atılan yaprak gazel olsa da söz uçmuştur o yükselir ve yerini bulur.Yeni açmak isteyen öz canlara öz bilgi olur.

Odunun en küçük hali samandır.Ona hiç odun gözünde bakmayız değil mi?O da bir çatlamadan oluşur,fakat zayıftır,dallanıp budaklanacak kök bilgisine kavuşamaz.Ve biz samana pek değer vermeyiz,önem göstermeyiz,üzerine basar çiğner geçeriz.
Ot yağmurla gürleşir,büyür.Yağmuru kaybettiği ve uygun sıcaklığı bulamayınca kurumaya başlar.O aslında gönül göz yaşı ile beslenir.Göz yaşı bitince,yani hava düzelince yatışır,büyüttüğü otu yavaş yavaş kurutur.
Onları sıcaklığı kaybettiği zaman yeniden hatırlar,ya da karların altında bırakır,çürüsün diye,yok olsun diye bir daha o söz ,o kötülük,o can yakan şey aklına gelmesin diye...yok sayar sen buzların,çığların altında çürü yok ol,toprağa karış unutayım seni...der.Fakat o yeniden karlar eriyince,bir sıcaklık gelince işte o samanın tohumu hep bağrındadır.Yine büyür,yine büyür,yine büyür...
Koyuna,kuzuya verir,derdini...bak işte benim derdim diye...Koyun o dert ile içlenir,içlenir,...içlene içlene hak ve batılın arasından bir süt pınarına kavuşur.Bazı Koyunlar sütün kıymetini de bilmez,sadece büyütmek için sütü ile besler kuzusunu.Sütü türeteyim de demez.Kuzu sütü içer,içer,içer...fakat  sütten yine kökü zayıf bilgiyle beslenmeye geçince yine ot ile beslenene benzer,tek kulak ile işitir,bağırmadan,çağırmadan başka bir şey anlamaz.Bu yüzden sadece güdülerinin peşine düşer.Ömrü de otlanmayla geçer...

O süte kavuşan hakikat ağacını buldu mu  tekrar güdülerinin isteğine yönelir ise olgunlaşmadan merak ettiği meyveler için ağaca tırmana bileceği kelimeler türetir.Bulduğu pınarı maymunluk ile kirletir.Ağaç başında bir oraya bir buraya daldan dala kona kona ömrünü tüketir.

Dertlilerin derdini hem de kendi derdini içine çeke çeke o derde çözüm arama yoluna düşen koyuncuklar vardır.Koyuna,kuzuya değer vermeyenlere göre, o dertler çok değersizdir.
Koyunun kuzunun göz yaşına dayanamayan işte o en küçük gibi görünen dertlerin derdine düşenler.O Koyuncukta o dert ile içlenir içlenir...sütünden kuzucuklara içirir içirir.

O sütü hem kendi içer hemde çevresindekilerine ikram eder.Fakat dertlerin sadece süt içerek geçmediğini fark eder.Yeni bir çözüm arama derdine düşer.Ak pak olan,tertemiz,hak olan bilgiler ister.Bağışıklık sistemi güçlensin kuzular en basit saman çöpü ile yıkılmasın ,köklü bilgiler ile kendini bulsun diye.
Sağdığı sütü dışarı da unutur.O süte bir çiğ damlası değer.Sabaha onu yoğurt<yuğurt olarak bulur.O sabah ki güneşin koç burcuna girdiği bugünün söylemi ile yirmi bir mart günüdür.Yeni bir uyanışıdır,ölü iken dirilişidir,yeni bir çağıdır,ilk baharıdır.Bir toplumun dertlerin sadece süt içerek geçmediğini anlaması ve her derdin çaresini araması ile o mayalar bulunur.Bir kelimenin anlamının çözülmesi ile yani buluşların türemesi gibi yeni bir çağa uyanmaktır.Bu yeni bir gündür,yeni bir devirdir,yeni bir çağdır,ilk bahardır...bütün hak bilgileri, ormanların en kuytusundan dahi toplayan  kuşlar o yurda,o akla,o gönle akın akın gelirler...birer birer hazırlarlar olgunlaşacak cümleyi,cümle alemi...

Sütü yuğurt olmuştur,sütü maya tutmuştur.Ciy tanesi gibi küçük bir kelime bir pınar kayanatır.Bir küçük ciy tanesi bir yoğurt kurar.Kelimesini yeni bir bilgi ile mayalamıştır.Maya tutmuş ,yeni kelime yeni bir şifa türemiş.Sütü bir maya ile yuğrulmuş.Bir bilgi ile,bir aşı olan bebeğin ilk suyu gibi bir kab bulmuş,bir yeni yumurta bilgi bulmuş,harman olmuş,yuğrulmuş,yeni bir kelime olmuş...

Kelime türedikçe çiçekler açmış,kelebekler özleri toplamış,bir bağ kurulmuş.Suyu hangi bitkiye nasıl vereceğini öğrendiği erdeme kavuşmuş.Hıdır ilyas bir olmuş harman olmuş.Yuğrulmuş Allah'ın salih kulu olmuş.Özüne kavuşmuş.Hangi kuzu ağlasa ona koşmuş,dertlere derman olacak şifalar bulmuş...tohumlar filizlenmiş,ağaçlar büyümüş gözlerin gönüllerin hoşnutluğu olmuş...

Erkek kadına kadın erkeğin bağrına emanet edilmiş.Bu bağlarda bir su bir de ateş gerekmiş.Ateş ile su yürümüş,yürümüş bir bağa varmış bu su bu bağda bir bilgi ile harmanlanmış,adı atık su iken Âlak olmuş...alakalı olmuş can olmuş...

İşte o saman alevi gibi ansızın gelenden olmuş,işte o saman gibi hiçe sayılandan olmuş,işte o saman gibi değersiz,küçük görülen bir kelimeden olmuş...

İşte o ateş ile ciy düşmüş yüreğine.İşte o ateş kutlanır olmuş Hıdırellez diye.İşte o saman ateşi Hıdır ve İlyasdan bir Hızır etmiş. O Allah'ın salih kulu olma şerefine kavuşmuş.Yurdu çöl olmuş dahi olsa o suyu bulacak erdeme kavuşmuş,Suyu aramış Hacer gibi.O tertemiz edecek,çölü cennet edecek suyu aramış Muhammed(s.a.s) ahlakı.Kim ki ölümsüz yeryüzünde gezen bir tek Hızır arar yanılır.



''Hızır her yerde gezer" sözü,'Hızır' kelimesinin gerçek anlamı unutulunca yanlış anlaşılmış.Kimse kendinin dahi bir Hızır olabileceği gerçeğini hatırlayamamış.Hızır her yerde,her devirde vardır.Onlar kurak yüreklere su serperler,susayana su verirler,aş yaparlar yetimlere,köz taşırlar aş pişirmek isteyene...uyandırırlar açmak isteyen tomurcukları,çatısı sağlam olan dam yaparlar,sararlar,merhem yaparlar.Selam olsun o mutlu kullara...onlar kendilerinde Hızırlık dahi görmezler,onlar tevazü ile yeryüzünde hayır için ne yaparım peşindeler,sabrı olmayana sabrı gösterirler,bilgisi olmayana bilgi pınarından içirirler,girdikleri her ortamı canlandırırlar,bahar olur o yer,bahar kokar...Onlar hakkı arayana hakkı gösteren Allah'a kul olan salihlerdir.

İşte o yurdun iyisi gibidir o yürek.Ona bir ciy yeter,çünkü o dengededir,aruz bir ölçüsü vardır.Közünü kül eder,güneşini(sevgi nur'unu)ölçülü alır ölçülü verir.Sıcakta serinlik,soğukta sıcaklık verir,Külünden gül yetiştirecek merhameti vardır.

Sevgiyi vermek ve almak ölçülü olursa pınarlar kaynar.Güneş uzaklaştıkça nasıl ki her yer buz tutuyor,en yakın olan yerlerde nasıl çöl olup kavruluyor.Sevgi dengeli olmayınca ya buz eder insanı soğutur kendinden,ya da çok yakar uzaklaştırır onu.
İşte közünü kül edip en basit gibi dertlerin derdini çözme derdine düşen,sevgi nurunu hak ile dağıtandır.Merhameti ile sevgi güneşi yüreğine doğar ve yüreğinden diğer canlara akar.Yüreğine düşen ciy pınarlarından bağları,bahçeleri yeşerir,can bulur.

Ölçülü olmak,çadırın ortasına dikilen direk gibidir.O ölçü ile kurulan ev dengededir.Ev başa yıkılmaz o zaman.Mağarasında maddenin anlamını çözen insanlık dokumayı kavrayınca çadır ve göçebe hayatına başladı.Hiç kimse diyemez ki benim atam çadırcı değildi diye.Çadır evdir o ev bir bağ ile kurulur.

Erkek ve kadın bir birlerinin bağrına emanet edilirken ,iki yüzük bağ, bir kırmızı bağ ile bağlanarak,iki kişinin parmaklarına geçirilir.

Buradaki maksat tabii ki:'' aşikar olarak sizin aranızda bir bağ kuruldu,bağınız hayırlı olsun'' demektir.
Şimdilerde batıl olarak o kırmızı bağları ne yazık ki yutuyorlar o bağı isteyen çocuklarımız.Aslından fark etmeden yüreklerindeki yangını dilendiriyor olmalılar.Evet bağ yürekten kurulur.Yürekte kurulmayan bir bağın duyguSu olmaz.DuyguSU olmayan bağda verim olur mu hiç?

Şehvet tohumları atılır belki ya da Ankebut düzeni kurulur fakat o bağ olamaz.Ankebutun kurduğu ev evlerin en çürüğüdür.Orada bağ hile ile,sömürme ile,tuzak ile kurulur.O düzen bir tek fırtına ile yıkılır.Sevgi,alaka ve merhamet ile kurulmayan evin duyguSU olamaz.Susuz kalan tohum çatlamaz,ağaç büyümez...

İşte o bağdır o yüzükler,"Unutma!" der."Duygu bağın evinde olsun." der,Duygu bağını ihmal edersen buz tutan yürekler en basit sıcaklıkta erirler.Bağını altın ve gümüş yüzük ile işaret ederler.Bağın güçlü olsun diye...kök salsın diye her ateş ile yanmasın diye...

Duygu bağını ihmal etmen ,yetiştirdiğin bir bağ ile ilgini kesmen gibidir.İlgini,alakanı kestiğin bağ ilk yıl verim verse,yavaş yavaş solar,dalları incelir,sürgünleri zayıflar,üzüm veremez hale gelir,Yaprakları üzümlerini koruyamayacak kadar küçülür,korukları olmadan hastalanır,viran olur o bağ.İşte kurduğun evlilik bağı gibi.
Hangi bağı yetiştiriyorsan onun ile ne kadar sevgi,merhamet ve bağışlama ile alakalı isen o bağ öyle yeşerir.Bağın yeşerdikçe kuşların gelir.Hem bağrına hem bağına,muhabbet mi istersin,hadi çök yanıma iki kumru gelsin bir hoş sohbet ile...

Kırmızı bağın,"Köz olmadan bağın yeşermez" der."Közün sevgin olsun,sevgi közüm ile bağlandım sana''der.
Beyaz bağın suyun olsun,''Berrak olarak geldim sana, temiz aktıkça yeşereceğiz''
Sarı bir bağında olsun,''Yeşerince kökleneceğiz''
Turuncu bir bağını da al yanına,''Sıcaklığımızı unutmayalım unutmayalım ki sevgi güneşi doğsun bağımıza''
Yeşil bağını da al ve unutma''Köklenen bağın yeşerince büyüyüp verimli meyvelerin olacak''
Kahve rengi bağında olsun,o sizin bağınızda ki ağaçların büyümesinin,merhametin rengidir.
Siyah bir bağında olsun,o gecenizdir ve siz duygunuzu kaybetmeyince,alakanızı kesmeyince o geceniz hep gülistan olacak,mehtap çadırınızda olacak.Gecede görecek erdeminiz olacak.Gece(zulmet,karanlık)çağınız gelse mehtabınız ile gözünüz hep görür olacak.


İşte bağlar duyguSUZ olmaz.Bahar güneşin en dengeli vurduğu vakitlerdir ,kimine erken gelir,kimine biraz geç.

Hacer annemizin gibi İsmail canlara su olsun diye arayışı gibi duyguSU  bağları yeşerten.

Anlam unutulunca Nevruz günlerinde damlarda yakılan meş'aleler ile anılır olmuş hal dilleri,bahar geldi bağlar bostan verecek,koyunlar kuzulayacak,sütler bollaşacak diye ''Re'su'l-hacer'' bahçelerinde nergis çiçekleri toplanmış sevginin ifadesi diye,bağın ilk bostanı diye,işte o çadırın ortasına kurulan pınarın anlamı bir gün gün yüzüne çıksın diye...

İşte o damlarda o ateş köz olsun bağ kursun diye yakılır olmuş.O bağda biri bulut ise diğeri gök olmuş,sarmış bağrına merhamet toprağına düşen çiy olmuş,yuğurt olmuş,yuğrulmuş,bir olmuş,biri yanınca diğeri ona ağaç olmuş,biri toprak iken biri su olmuş sütleri maya tutmuş...

Kurduğumuz  bağı ihmal etmek,alakayı kesmek, sevgi güneşinden uzaklaşmak  fırtınaların o bağa davet etmektir.Bağda ortak çalışır eşler,kendi öz kalplerindeki bağı yeşertmeyi ihmal ederlerse evdeki bağı hatırlayamaz olurlar.Kalbinde ki bağı ve onun Nurlarını vereni unutan ve kendim yapıyorum benim diyen bağını bozar,bencilleşir,kibirlenir,bağında artık yılanlar,akrepler gezer.Bozulmuş bir bağın içinde doğan bebelerde ne yazık ki o akrepler,yılanlar ile bir çatıda acı ağı içerler.

Bu bağ zaman ile içinde yürünmez hale gelir.Kuzularımız gerçek bir bağ nasıl olur derdine düşünce hece hece kök bilgilere tekrar ulaşır.Bu derde düşmez de o bozuk hayatta ne bulduysa onun peşinde giderse tek tek nefsi hastalanır.

İnsan kuzu gibi masum doğar açlık hissi ile süt emmeyi bilir ve sadece bir iki hecesi vardır.Bu kuzu gibi bebek koyun gibi sadece kökü zayıf bilgi ile beslenince kelimeleri az fakat bir o kadar masum olur.Büyüdükçe sadece yemeye odaklı yaşamak öğretilirse ve ya kendi bunu seçerse ne yazık ki buzağı gibi doymak bilmez bir nefse kavuşur.Doymak bilmez bir nefste bağı tanınmaz hale getirir.Doymak bilmeyenin sınırı olmaz,domuz nefsi gelişir,sınırı olamayan her arzuladığının izini sürmeyi öğrenir bu da köpek nefsi hastalığına sebep olur.Güdüleri için iz sürmeyi öğrenen bilgisi ne kadar çoğalırsa çoğalsın onun için her fenalığı yapacak zehirli hale döner,yılan gibi dili ile sokar,boğar.Ve bu süreç kişi kötülükten vazgeçmeden düzelme yoluna girmez aksine hayvandan daha aşağı sapkınlığa sebep olur.

Hakikatli kök bilgilere dahi ulaşıp da sırf çıkarları için doğrudan uzaklaşan ne yazık ki güdülerine bağlanır.Dışarıda yüzü hak görünse de iç yüzü arzularının peşindedir.Bunlar her ıssız ortamda fırsat kollar.Fareler gibi karanlıkların içinde arzularının peşine düşer.

İki bin on iki şubat on ikiden beri yazıyorum bir sivrisinek kelimesi ile,o kelime bir bağ kurdu bir dala kondu,bir ısırık aldı söyledi,,,söyledi olanı biteni...güdülerine bağlanma insanlıktan hayvanlığa dönersin fakat hayvanlık sinmiş ise üzerine sapkınlaşmadan hadi kes güdülerin ile bağını, kur bağını Allah isimleri ile...bak bağın Allah adı ile...Allah adı ile ...

Arzuları ile bağ kuran sadece tüketmek ister,kazandığından kimseye pay yoktur,sevmediği en adilerini başakalarına layık görerek sevgi güneşini köklü öldürür ve bütün güzel bağları kopar.Onun bağı virandır.


Her devrin içinde sadece Allah'a kul olmak için çırpınanlar, erdemli işler yapıp karıncayı dahi incitmeyen erdeme kavuşanlar Hızırdır,salih kuldur,Allah'a kuldur,Allah'ın kuludur.Onlar girdikleri ortama güneş gibi girer ve sevgi güneşini üfler,yeşerir onların girdiği evler.Kuzular büyür,sütünü bolca verirler.Suya kavuşunca değirmenler dönüyor,ekmekler pişiyor.EK mekler piştikçe kuzular boğumları tek tek çözüyor,kelimeleri kelebek olup öz topluyor.

Her bolluk devrinde gevşeyen,eskiye dönen kendine zulmeder ve Nur kazanacakken şarzı biten telefon gibi can çekişir...Allah adı ile yürüdüğünü,elinin tuttuğunu anladığı zaman o Nur içinde parlar...

En güzel isimler Allah'ındır.

Güzel kelimelerin anlamını ve şeklini dengesizliklerimiz ile zaman ile bozarız.Bozduğumuz  her kelime bir canı bir  kuyuya atmak gibidir.Çadırın ortasında ki direk yıkılınca en başta çocuklar viran olur,susuz kalır,aç kalır sevgi közüne,aç kalır köklü özlü bir ağacı olan göğe...

İşte kelimeler bu kadar önemlidir.Kelimeler zaman ile bozulsa da o saman çöpü ile de,bir sivrisineğin dili ile de konarmış  gönüllere..yeter ki doğruluk azmi olsun.

Saman çöplerini şimdi göz ardı eder miyiz?

Saman çöpü gibi ateşler göz ardı edilince,samanı saman üzerine yığınca birde ona bir kıvılcım sıçrayınca,yangın hızlı yükselir ve hızlıca çevresine yayılabilir.Bu sebeple ki insan bir saman çöpü kadar dahi incitecek bir söz bir iş yapmamalıdır.İçinde saman gibi sözleri de biriktiren,yığan,sadece küçük bir kıvılcım ile de tutuşabilir yani.Marifet saman çöpü gibi acıtan sözü içinde hemen yakıp küle çevirmektir.O kül ile o kelimenin kökünü bulup o kök ile erdemli marifet üreterek kötülüğü iyiliğe çevirmektir.Unutulmamalıdır ki saman gibi biriktirilen ve ortalığı tutuşturmak için bekletilen acılardan hayır gelmez.O hem kendine hem çevresine zarar verir.Birikmiş bir saman alevi çevredeki odunları dahi tutuşturabilir.

 Odunun tek başına tutuşması zordur.Yanına çalı,çırpı,gazel gerek,ya da bir yangının içinde olması gerek.Yada başına bir yıldırım düşmesi gerek.Odun gibi  yüreğe oturan sözler ,odun gibi zor tutuşan canlar vardır.Odun köz ile tutuşur.Odun kökünden ayrılmış hak parçasıdır,odun köksüz  can bulamaz.
Köksüzlükten ab-ı hayat suyu yoktur.Solgundur,ölmüş gibidir,duyarsızdır,nur'a yaklaşamaz çünkü susuzdur.Suyu olmayan yanık yürek güneş de kavrulur.Gördüğü serap,içtiği kaktüs suyu,inadı deve inadıdır...

 Yontulmuş odunun ab-ı hayat suyuna kavuşabilmesi için yanması gerekir.Yanarken üzerine su serpilmesi ile birden sönmesi, küllerinin ve kömürünün olmasına sebep olur.Küller amelleri kömürü yine odunluğu olarak kalır.O kömür gazeller ile tutuşmaz,yanına çalı çırpı,çıra gerekir.Tutuşur fakat yine su serpilince  yine kömürü kalır.Fırını yanıp yanıp duruyorken her ekmeği pişecekken yeni bir su serpilmesi ile ham kalır.Ekmeğini aş edemez,çektiği çile ile yaptıkları hep boşa gider.

Bu kişi her alevinde bir meyhane arar kendini teskin etmek için orada döktüğü su sarhoşluk veren şaraptır.Şarap ise sarhoş eder.Ne dediğini bilmez eder.Dili sürçer,kelimeleri bozar,kedi iken aslan kesilir.Çilesine bir su serpmiş olur fakat bu hak su olmadığı için  bir anda kibrit alevi gibi söner,Sabahına içi kömür karası kalkar,ne varsa içindekini kusmaya çalışır.Başı hiç bir şeyi anlamayacak kadar ağırdır,ağrır.
Bu fırıncı ne yazık ki eşikte durdukça kömür halinde gibi gezecek.Kalbi kararan aydınlık bir yerde sefa içinde görünse de o hep uykudadır.
Bu fırıncı kalp kabında ki kömürünü elmasta edebilir.Közünü kömür ettikten sonra onu küllerinin içinde ağır baskılar ile,bastıra bastıra yıllar sonrada o cevhere kavuşabilir.Yeter ki  hayatında doğruluk azminden vazgeçmemiş olsun.Ashab-ı Kehf uyurları gibi...yüz yıl geçse de doğruluk azimlerinden şaşmamalarından ve hep onu arzulamalarından yeni bir çağa uyandırılırlar.

Bu uyurların  kalpleri kömür karası bir mağara olduğu halde bu mağarada kömür parçalarını doğruluk cevheri ile,kalpleri hep sevgiye susar.Güneşe bakar,sevgiye bakar onların evleri sabah vakti de akşam vakti de,Onları Rabbleri buldurur bir hüdhüdün araması ile...saraya davet edilsinler diye...

Hüdhüd görmüştür onların halini bilir,onların sevgi güneşini çok sevdiğini.Ama içlenir çünkü o Nur'un sahibi Rahman ve Rahim Allah'tır.Sevgi Nur'unu severken sahibini bilmemek onların yönünü şaşırtmış.Yönü şaşırınca saraydan çok uzakta kalmışlar.

Kökleri unutup daldan ayrılmışlar,kendi kendilerine bağ kurmaya çalışmışlar.Ab-ı hayat suyu saraydan akarmış unutmuşlar...



Carlo Collodi gazel gibi bir hayatın içinden bilge bir masal üreten yazar.

Pinokyo eseri ile: ''odun olma,köklerinden bağını kesme,kök bilgilerinden ayrı kalan insanlığa ulaşamaz ve insanlara,güdüsüne hayatı boyunca kukla olmak zorunda kalır,kukla olanda kendi olamaz ,kendin olmaz isen ömrün boyunca kukla olursun,kukla olan başkasının kuklası olmaya devam ettikçe onun yalancısı olur,sahte olur,kendini bilmez ,kendini bilmeyende kibre girer. Ne zaman ki kendin olmaya karar verirsen yalançılıktan da o zaman kurtululursun,insan olursun,kendin olursun,öz suyuna kavuşursun,cevherlerini tek tek bulursun''der.Dünyanın neresinde olursa olsun,gazel yakacak kadar içli ,dertli insanlar insanların dertleri ile hem hal olarak o bilgeliğe kavuşabilir.Yeter ki insan güdülerinin peşine sınırsızca düşen olmasın.


Asma ağacı olan asmanın yapraklarını döktükten sonra bir ağır bir kış uykusundan sonra nasıl bir sevgi bağı ile kuru damarlarından göz yaş aktığını bilir.


Bir asma bağı olan odun iken can olmanın ne olduğunu bilir!

Asma güneş cevherinin uzaklaştığı zamanlar gelince yapraklarını tek tek kaybeder.Kökü toprağın içindedir.Yani köz ile kül olmuş olan merhamet sarılıdır.Kökleri merhametin içinde en zor zamanlarını karın yağmurun altında geçirir.Dalları kar yükseldikçe görünmez olur.Ne kadar karda olsa,yağmurda kendini büyütemez meyve veremez.


Güneş cevheri(sevgi)yakınlaştığında suyu damarlarında yürür.Büyüme vakti gelmiştir.


Asma bağı olan kışın sonu ve ilk baharın başı olan ekme ayında asmaları budar,gürleşsin ve bol verim versin diye.Kökü merhamette kalan fakat sevgi cevheri ondan uzaklaşmış olan asma uykuda uyur.Budanan her bir yerinde bir göz yaş akar,''dallarımdan ayrıldım dokunmayın ''der gibi.Ayrılmak zor gelir köklü de olsa merhamet onu kuşatmış da olsa...Sevgi cevheri sarhoşluğuna merhem olacak olan olan gözyaşını vermiştir.Ağlaya ağlaya iyileşir,kabuk bağlar yaraları,umudunu kesmez yeni dalları için...


Budanan her asma dalı ise kökünden ayrılmış olarak bir ince ince dal kalır.Bu dalı kurumamışken yakan vardır muhakkak.Biz çok yaktık.Yanarken bir yandan ağlar o öz suyunu dışına verir,''özümden ayrı kaldım yüreğim yanar'' der sanki.Her toprağından ayrı kalan dal gibi...


Bir bakır kazanda budanmış bir asma dalları ile su kaynatıp çamaşır yıkayan,temizlenen bilir.

O dallar gittikleri gurbet ellerde aslında kendi özünü onlara hediye eder,anlamaz ne yazık ki yerliler...şimdi bu isli pisli göz yaşlı dalda ne ki derler...

Budanan asma dalları eve götürmek için toplanırken ,bazıları kökün yanında unutulur.
Bir rüzgar bir rüzgar eser,estikçe bir toprak onun üzerini örter.Merhamettir o,her dalından ayrılmışı sarar sarmalar.Merhamet olunca yağmur düşer,yağmur düşünce can suyu merhamet özü ile hiç umulmayan dal kök verir,kimseler fark etmeden.


Bir merhamet ile saran bilir bir de o kökü uzatan.Merhamet bağrında kökü büyüterek nevruz çiçekleri canlanırken onlar yavaş yavaş sevgiye uzanabilmek için el uzatırlar.Merhametin bağrından uzanarak sevgiyi selamlayan bir filiz çıkarırlar,çıkardıkları filiz bir hece bulur,hece hece büyürler...can sevdasına düşmüş canlara meyveler vermek için...

Dünya közü ile külünü yapar,tohumlara can olur.

Güneş hep yanan közdür.Hep yanan köz kendi kendine bir hiçtir.O köz sevgi dir.Sevgisi kendi kendine olan sadece kendi kendine kalır.Sevgi ölçülü alınıp ölçülü verilince merhamet ile o zaman pınarlar kaynar,sular akar,bağlar kurulur,üzümler olur,tadına doyulmaz şerbetler içilir.

İşte o mağarada közü ile merhamet cevherini yapan,doğruluk elmas'ına ulaşan,sevgi cevherini de bulmaz ise pınar kaynamaz.Tohum çatlamaz,ciy düşmez,yaprak olmaz.Külünü sadece kendine ve ailesine verende sevgi bulut arkasındadır.Köz isteyene köz,kül isteyene kül,güneş isteyene güneş vermeyen kendi ateşini kendine yakandır.Başkalarının evinde ekmek pişirmek isteyene köz yokken,kabını yıkamak isteyene kül yokken,cevhereleri kendine saklayan hata yapar,cimridir.

Sevgi bulut arkasında ise bilin ki hep bir yerde ağlayan bir dal vardır,yetim vardır ,bir çağlayan pınara hasret vardır.Kim ki közü ile kül olup o yetimlere sevgi güneşi ile varır ise,en başta bir bağı olur,sevgi bağı...işte o zaman o içinde ki elmas parlar NUR olur yüzüne.AY bir yüze kavuşur.

Hakikat ağacının meyvelerinden nasiplenip bağ kuranlar,bağından infak etmeyince gerçek erdeme kavuşamaz.Yavaş yavaş hangi cevheri de buldu ise onları Ayın halleri gibi mehtap iken geri geri karanlığa gömülür.Yeniden  kara bir taş olur da yüreği fark etmez.

Hac farzdır üzerimize,oraya kavuşabilecek nimetlere kavuşan gitmelidir.Çünkü nimetleri bulduğunda ki aşamalarında unutup cevherlerini  kara taşa dönmüş olup olmadığını hatırlamalıdır.

Hacer el Esved taşı;'' Birliğini,sevgini,merhamet cevherini söndürme,yoksa bu kadar kapkara bir içe ve dünyaya girersin.Kara bir çağın içinde çığlık çığlık yüzersin''der gibi yüzümüze bakıyor.
''Elini sür bak donmuş olan buz gibi olur,ondan hiç bir rahmet olmaz'' diyor.
Mina vadisinde attığın taş yığını.Söz verdiğin ‘’Bütün cerahattlarımı atıyorum,deşmeyeceğim onları,kinlerimi bırakıp birlik ağacımı koruyacağım,karakabarcıklarım ile oynamayacağım,kanseri büyütmeyeceğim,ateş gömleği kimseye giydirmeyeceğim’’dersin bildin mi?Taşladığın şeytanını!


 Yüreğinde yanan ateşi külleyip köz yapıp cevherine kavuşan erler demirini köprü kurup bağ kuranlardır.İşte o köprü zamanı ateşi ile demirini hak için şekilendirip bağ kuranlara selam olsun,ipekten,yünden,demirden,elinden dilinden,gücünden Allah adı ile bağ kurabilecek imkanı olan hak yolunda merhamet ile yola çıkıp hayat taşıyan Hayy esmasının tecellisini taşıyanlara selam olsun.Selam onların...


Zakkum yemeden önce bir köz düşüsün içimize.Önce  karanlığın içinden kızıl,sarı yanık bir ateşimiz olsun.Ateşimiz hafifleyince,merhamete bürününce,doğruluk cevherimiz içimizde parlayınca...İÇİMİZDE Kİ KARANLIĞIMIZ GİDECEK sevgi GÖK YÜZÜMÜZ DE yükselecek.

 Blogger de paylaştığım bu yazı 'Ya Nâr Ya Nur' kitap çalışmamdan bir bölümdür.                                                               
                                      ikra ela
                                      @ElaIKRA

0 yorum:

Yorum Gönder