Dünya hayatının sonucu ya ebedî İstirahat ya da ebedi Yoksunluk
Dünya hayatı, nihayetinde iki farklı menzile açılan yol ayrımıdır. İlki; bir zamanlar "dost" sanılanların ebedî bir hüsran denizinde birbirini suçladığı, "Neden onlarla yoldaş oldum?" pişmanlığının kor gibi yüreğe düştüğü o karanlık kalabalık... Diğeri ise; her köşesinden sükûnet sızan korunaklı bir bahçede, ruhu yormayan, kalbi eksiltmeyen, bilakis muhabbetle dolup taşan o ebedî sohbet meclisleridir.
Değil mi ki ötelerden, cennet ve cehennemden bize üflenen her tasvirde aslında dünyadan aşina olduğumuz sahneler gizlidir? Gençliğini, ömrünün o en delişmen baharını, heva ve hevesine tapan bir fâninin gölgesinde ziyan edenleri düşünelim. Gün gelip de dizlerinde derman, ellerinde imkan kalmadığında, önlerine dikilen engeller karşısında yaşadıkları o tarifsiz pişmanlık; ötelerdeki çırpınışın bu dünyadaki bir ön gösterimi değil midir? İnsan o gün, ömrünü sömüren sahte dostundan şikayetçi olsa ne çıkar? Gençlik sular gibi akıp gitmiş, hayırlı menzillere varacak tüm gemiler limandan çoktan kalkmıştır.
Vaktiyle şefkatli bir anne babanın, "Hayatını bir serap uğruna harcıyorsun; ne bu dünyan için salih bir işin var ne de heybende ahiret azığın!" diyen çığlıkları feryatsız birer yankıya dönüşmüştür çünkü. Kul tam uyanacak, hayatın dağınık parçalarını bir araya getirip düzene koyacak olur; fakat o sahte dost, insanı yine en zayıf, en mukavemetsiz yerinden yakalar. Aldatır, süslü rüyalarla uyutur ve hayat merdiveninin en üst basamağına hileli yollarla tırmanabileceği hülyasına inandırır. Sonrası malum; derin bir sükut, önü alınamaz bir düşüş ve iflah olmaz bir savruluş…
İşte tam bu noktada Furkan Suresi’nin 24. ayeti, ruhun üzerine serin bir su gibi serpilir. Ayet, cennet yolcuları için oranın sadece hayırlı bir yurt değil, aynı zamanda nefis bir "istirahatgâh" olduğunu fısıldar. Bu ilahi fısıltı, asırlardır değişmeyen köklü bir hakikatin altını çizer: Dünya, Müslüman için bir dinlenme yurdu değil, bilakis asil bir yorulma meydanıdır. Bu soylu yorgunluğun uhrevi hasadı ise kelimelerin ötesindedir; ebedî bir hayret ve sevinç sarmalında, bizzat Yaradan’ın selamını işiterek sonsuzlaşmak…
Bu idrak bizi usulca tutar ve İnşirah Suresi’nin kalbine bırakır. Zorluğun hemen koynunda bekleyen o muazzam kolaylığın müjdesi işitilir ve ardından zamana meydan okuyan o ilahi tembih yankılanır: "O halde boş kaldığında, hemen kalk ve yine yorul!" Kul, durmanın bir çürüme olduğunu anladığı an, ömrün Asr Suresi’yle tartıldığı o çizgiye varır. Zamanın üzerine yemin edilen o mukaddes ses, insana adeta "Ömrünü beyhude tüketme, hüsrana ram olma!" der.
Al-i İmran Suresi’nin 139. ayetindeki o şefkatli üslup ise yorulan ruhların en büyük sığınağıdır: "Gevşemeyin, mahzun olmayın; eğer gerçekten inanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz." Bir ömür boyu, Gül Kokulu Nebi’nin (s.a.v.) mübarek ayak izlerine basarak yürümek ve bu uğurda yorulmak; ahirette hiç bitmeyecek o en büyük, en asil kazancın ta kendisidir.
Özden Bağdatlı





0 yorum:
Yorum Gönder